Bu çalışma, 27 adet 1-bit yemek videosundan oluşan bir görsel veri dizisidir.
1 GIF dosyasının boyutu 30.841 byte, yani yaklaşık 30,84 KB’tır. Toplam dosya boyutu yaklaşık 832.707 byte’a, yani neredeyse 1 MB’dan az (0,83 MB). Görseller yalnızca siyah ve beyaz piksellerden oluştuğu için düşük dosya boyutuna rağmen her kare yoğun bir görsel bilgi ve dijital sıkıştırma estetiği taşır. Görüntülerde renk, ara ton, yumuşak geçiş ya da yüksek çözünürlüklü detay yoktur.
Bu algı, görüntünün kendisinden çok izleyicinin belleğiyle tamamlanır. Görsel veri son derece düşük ve sıkıştırılmıştır; fakat beyin, geçmiş deneyimlerinden öğrendiği biçimleri, dokuları ve yemek imgelerini devreye sokarak eksik parçaları doldurur. Gestalt kuramında da insan algısının parçaları tek tek değil, bütünsel örüntüler halinde organize ettiği; yakınlık, benzerlik, süreklilik ve kapanış gibi ilkelerle eksik görsel bilgiyi anlamlı bir forma dönüştürdüğü belirtilir. Bu yüzden birkaç siyah-beyaz nokta, doğru ritim ve kompozisyon içinde bir yemeğin izine dönüşebilir.
Bu noktada beyin, mecazi anlamda bir renderer gibi davranır: Dosyanın içinde tam olarak bulunmayan görsel yoğunluğu kendi belleğiyle üretir. Görüntünün teknik olarak taşıdığı veri azdır; fakat algısal olarak açtığı alan büyüktür. Nörobilimde “perceptual filling-in” olarak adlandırılan süreç, görsel sistemin eksik ya da kesintili bilgileri çevresel ipuçlarından yararlanarak tamamlayabildiğini gösterir. Benzer biçimde predictive processing / predictive coding yaklaşımları, beynin yalnızca duyusal veriyi almakla kalmayıp sürekli olarak ne gördüğünü tahmin ettiğini, gelen veriyle bu tahmini karşılaştırdığını ve algıyı bu etkileşimden kurduğunu savunur.
İzleyici, görüntünün eksikliği karşısında daha aktif hale gelir. Görüntü ne kadar az şey verirse, izleyici o kadar çok şey ekler. Hito Steyerl’in “poor image” kavramında olduğu gibi, düşük çözünürlüklü ve sıkıştırılmış görüntü yalnızca kalitesiz bir imge değildir; dolaşıma, bozulmaya, kopyalanmaya ve dönüşmeye açık başka bir görsel rejimdir. Bu çalışmada da görüntünün “azlığı”, onun değerini azaltmaz; aksine, izleyicinin zihinsel katılımını görünür kılar.
Buna karşılık günümüzün yüksek çözünürlüklü, fotogerçekçi ve veri açısından yoğun imgeleri farklı bir algısal durum üretir. Bu tür görüntüler, eksikleri izleyiciye bırakmak yerine çoğu zaman her şeyi kendi içinde tamamlamaya çalışır. Pürüz, boşluk ve belirsizlik azaldıkça izleyicinin imgeye ekleme yapma alanı da daralır. Ancak görüntü gerçekliğe fazla yaklaştığında başka bir gerilim ortaya çıkar: İzleyici artık görüntüyü tamamlamaya değil, onun gerçek olup olmadığını sorgulamaya başlar. Masahiro Mori’nin “uncanny valley” kavramında tarif ettiği gibi, insan benzerliği ya da gerçeklik etkisi belirli bir noktaya kadar yakınlık üretirken, neredeyse gerçek ama tam olarak gerçek olmayan imgeler huzursuzluk ve yabancılık hissi yaratabilir.
